Bu Yazı Leziz Dergisi Eylül Sayısında Yayınlanmıştır
Eski Gelenekler…. Şerbetler…
Ramazanın gelmesi ile değişen değerler ve gelenekler tekrar aklıma geldi. Tabiki artık globalleşen bu dünyada bazı değerlerin unutulması yada sıkça hatırlanamaması normal olsada, tüm alışkanlıklarımızı bırakıp tamamen dış kaynaklı yiyecek ve içecek türlerine yönelmek bence çok yanlış. İçecekler de bunlardan en önemlileri. Şu yaz mevsiminde artık insanlar ferahlamak ve susuzluklarını gidermek için buz gibi bir limonata veya şerbet içmek yerine birtakım gazlı içecekleri tercih etmekte. Oysa ben hala anneannemin yaptığı o birbirinden değişik şerbetleri ve şurupları hasretle anmaktayım.
Yazar Müjgan Üçer ve Suna Ertekin Akkaya,” Göldağının Güldestesi, Arapgir Mutfağı, Gelenek Görenek ve Sözlü Kültürü” adlı kitaplarında şerbet ve şurubu şöyle tarif etmişler. “Şerbetler: (Arapça şurb “içmek”ten şerbet) Su, bal, şeker, meyve özü, limon tuzu ve şerbet boyası gibi maddelerle hazırlanan şekerli içeceklerdir. Şuruplar: Kaynatılarak koyu hale getirilmiş meyve sularıdır. Taze meyvenin kaynatılarak elde edilen öz adı verilen üsaresi şurup yapmak için kullanılır. Meyve özünün tadı az ise ayrıca şeker katılabilir.” Şerbetlere ayrıca karanfil,tarçın gibi baharatlar da ilave edilebilir.
Anneanem bana eski Ramazanları anlatırken en çok Şerbetçilerden uzun uzun bahsederdi. Bu Şerbetçiler sokaklarda “Tuluk” içinde şerbet satarlardı. Tuluk sarı bakır yada galvanizden yapılır ve bunu sırtında taşıyan şerbetçinin elinde bu tuluğun birde benzeri olur.Buna “Su Matarası” denir. Müşteriye şerbet vermeden önce bardaklar bu mataradaki su ile çalkalanır ve şerbetçi sesini sarı bakırdan yapılan küçük çınçın tasını musluğuna vurarak duyurur. Bardakların ve tasların konulduğu sarı bakırdan yapılan ve bele takılan parçaya da “bardak göğüslüğü” denir. Anneannemin anlattığına göre Ramazan aylarında bazı hayırseverler şerbet dağıttırırlarmış bu şerbetçilere ve onlarda bunu duyurmak için “Sebiillll” diye bağırırlarmış ve bunu duyanlar gelir şerbeti içer ve “Allah Razı Olsun” diyerek hayırsevere dua ederlermiş. Ne yazıkki ben bu oldukça enteresan görüntülü şerbetçileri resimleri ve bazı şerbetçilerde sembolik olarak giyinenlerinin dışında hiç görmedim.
Ülkemizde yıllardır süre gelen ve daha ziyade Anadolu’da hala devam eden adetlerden biri de bu bahsettiğim şerbetlerin misafirlere ikram edilmesidir. Herşey nasıl başlarsa öyle devam eder inancıyla olsa gerek, kız istemelerde söz kesilirken yada nişanın yapıldığı gün evliliğin tatlı, geçimin iyi olması için “ağız tadı” tatlı olsun diye o zamanlar lokum -şimdilerde artık yerini çukulata aldı- ikram edilir ve üstüne genellikle nar çiçeği renginde üzeri çam fıstıklı şerbetler ikram edilirdi. Buna en güzel örneklerden biri, Ahıska Türklerinde nişan töreninde görülür*. Ahıska Türklerinde Kız evinde topluca yemeğe geçilmeden önce dualar okunur, herkese nişan şerbeti dağıtılır ve şerbetin nişanlık kızın uğurunu açacağına inanılır. Bardaklar toplanırken herkes bardağın içine nişan hediyesini bırakır.
Ramazan deyince aklıma hemen anneannemin mutlaka içilmesi lazım dediği “Meyan Şerbeti” gelir. Bana ilk içtiğimde ne kadar acı dediğimi hatırladığım bu şerbet, meyan ağacının köklerinden elde edilen, şeker dahi gerektirmeyen bir şerbet çeşididir. Hakikaten tadı önce acı gibi gelmesine rağmen sonra ağızda hoş bir şekerli tat bırakır.
Şerbetlerin hepsinin bir nedeni ikram edilen çrşitlerin de o özel zamanlara göre seçilmesi adettendir. Örneğin Osmanlı zamanında Nevruz’dan birkaç gün önce eczacılar, kendi yapyıkları macunları çay bardaklarına yada kulplu bardaklara doldurup, tanıdığı müşterilerine ve mahallenin kibar ve zenginlerine gönderirlerdi. Bu hediyeleri alanlar, eczacı çıraklarını bir gümüş Mecidî vererek sevindirirlerdi. Eczacıdan gelen Nevruziye ve yedi sin (=heft sin), yani arapçadaki sin harfiyle başlayan süt, simit, sukker, sa’lep, sirke (sir), soğan, semek (balık) veya sefercil (ayva) bir tepsiye konulup evin efendisi önüne getirilir ve herkes tepsinin etrafına iki diz üstünde otururlardı. Evin efendisi herkesin önünde bu malzemelerden birer fincan veya tabak ile herkese dağıtır ve gün dönümü saati geldiği vakit, buyurun hitabıyla önce macundan, sonra diğerlerinden birlikte alınır, evin efendisi senenin mutlulukla saadetle için dua eder, eller öpülür ve merasim sona ererdi. Macun yenir yenmez üstüne gül veya limon şerbeti içilirdi. Düşünecek olursanız bu şerbetlerin her ikiside iç ferahlatan şerbetlerdir.
Şerbetlerin içinde benim en sevdiğim “Lohusa Şerbeti” olmuştur hep. Hatta en güzel anım oğlum doğduğunda Almanya’da olduğum için lohusa şekerlerini Türkiye’den taşıyıp getiren annemin “valla burda tadı evdekinden farklı” demesidir. Hep düşünürüm aslında herşey yerinde mi güzeldir diye? Lohusa şerbeti emziren annenin sütünün bol olması için düşünülmüş bir şerbettir. Avrupada bu adet olmadığı için ikram ettiğimiz yabancılar önce bunu yadırgasada sonra kuvvetten nede olsa düşmüş olan anneye verilen bu şerbet emin olunuz ki günümüzde enerji içeceği adı altında satılan içeceklerden daha faydalıdır.
Ramazan aklıma bizim evimizde sıkça yapılan “Hoşaf” ı da aklıma getirdi. Ağır,bol yağlı pilavın yanında servis edilen hoşaf, kaşığın hoşafta bıraktığı miktar göz önüne alınarak pilavın da nasıl yapıldığının göstergesi olurdu. Anneannemin evinde hoşaf oldukça soğuk servis edilirdi ve genelde içinde sarı üzüm, tarçın çubuğu ve karanfil olurdu. Bugünlerde artık pilav etin yanındaki garnitür olarak görüldüğünden hoşaf geleneğide artık kaybolmakta.
Hergeçen gün eskiyi dahada aratmakta sanırım. Güzelliklerimize sahip çıkmamız lazım diye düşünüyorum ve sanırım anneannem haklıymış eskiler farklıymış ama yaşamda bu kadar hızlı değilmiş.Geriye dönemeyiz ama arasıra eskiyi yad edebilir ve hayattalarsa halalar, anneanneler,dedelerle konuşup onlarla da hatırlamanın mutluluğunu birlikte yaşayabiliriz. Hepinize mutlu,huzurlu bol şerbetli Ramazanlar……….sevdiklerinizle.
Yorum gönderebilmek için giriş yapmalısınız.